Küçük Kara Balık

Küçük Kara Balık




Yazar : Samed Behrengi


Küçük Kara Balık bağnaz çevresinin tüm baskılarına karşın, denizi bulmak üzere yola çıkar. Nice engellere, baskılara göğüs gerer, direncinden hiçbir şey yitirmez. Sonunda büyük zorlukları yenerek denize ulaşır, mutluluğu elleriyle tutar, ama yaşamı pahasına... Haksızlığa baş kaldıranların öncüsüdür artık o. Kendinden sonra gelenlere örnek olmuş, kurtuluş yolunu göstermiştir.
İşte Küçük Kırmızı Balık...
Bütün gece gözünü kırpmadı...
Küçük Kara Balık'ın yolunda gitmeyi düşlüyor...

--- ** ---
küçük kara balık, ay ışığının yuvalarına hiç mi hiç yansımadıgına üzülür, aydınlıgın ozlemini çekerdi.
--- ** ---

--- ** ---
"akıp da hiç bir yere ulaşamamak olası mı? yani sence bir sonu yok mu derenin? oysa her seyin bir sonu var. gecenin gündüzün oldugu gibi... haftanın, ayın, yılın..."
--- ** ---

--- ** ---
yüze yüze düşünüyordu. geçtiği her karış yol ona yeni seyler öğretiyordu. çağlayanlardan düşerken takla atıyor, eğleniyordu. güneşin ısısını sırtında duydukça güçleniyordu.
--- ** ---

ve hikaye küçük kırmızı balıgı yaratır... denizlere cıkar sokaklar...

Küçük Kara Balık'ı defalarca yüzdürmek lazım okyanusta



O gece eve bir Cemre düşüyor. Cemre yüreğime düşüyor. 'Küçük Kara Balık' aklıma düşüyor okudukça... Çocuk aklımda yeni şeyler oluyor ....


O zamanlar "cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." diye başlardı Küçük Kara Balık kitabı... Sene 1978, çeviri o yıllara ait. Sene bilmem kaç diye başlayan cümleler kurmaya başlamışsanız artık büyümeye başlamışsınız demektir. 'Küçük Kara Balık' ismi de nedense tuhaf bir şekilde çocukluk ve büyümek kelimelerinin hep yan konmuşu gibidir sanki. Okumayı yeni söküyorum, kırmızı kurdeleyi ilk takanlardanım sınıfta...
Yanımda yöremde en çok kurulan cümleler 'Teyzesi, zehir gibi okuyo artık, bak okusun da gör', 'Amcası, bak nasıl okuyo artık, hadi bakalım Çağan göster amcanlara...' Kitaplığa fırlıyorum hevesle, bir kasaba evi için dev sayılabilecek kitaplığımızdaki sıra sıra kitapların sırtlarını görmek için kafamı yan döndürüp başlıyorum bağıra bağıra okumaya... Doss-too-yevsss-ki, Aaa-leek-sandır Sol-jeenis-tııın, Naaa-zıım Hik-meeet...
Okuduğum yazar isimleri ya bir gülümseme ya da bir tedirginlik yaratıyor eve gelen misafirlerin yüzünde. Tedirgin olanların fısır fısır konuşmalarını duyuyorum annem çay koymaya gidince 'Çocuğu da kendilerine benzetecekler!' Olsun, annemle babamı seviyorum, neden onlara benzemeyeyim ki. 'Ama bunnar çok kalın, daha okuyamıyom bunları' diyorum. 'Benim kitaplarım bunnar...'
Gösteriyorum onlara Cin Ali ve Berber Fil, Ayşegül bilmemnerede, Cin Ali bimemneyapıyor... Rahatlıyo misafirler.
Derken bir akşam yemeğinde babam yeni bir kitap getiriyor eve. 'Bu senin...' Bağırarak okuyorum en üst köşedeki yazıyı 'Bejrengi...' Babam 'Oğlum doğru okusana... Behrengi... Küçük Kara Balık...' Resimleri çok az, kitap kalın bir çocuğa göre, büyük adam kitabı. 'Bu çok kalın okuyamam daha' diyorum... 'Olsun yavaş yavaş okursun...' Yavaş yavaş okumaya başlıyorum... "Cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." Anneannem derdi bunu 'Cemre düştü artık ısınır havalar.' Demek ki bunlar da biliyormuş cemreyi...

İlk gözağrısı
O gece eve bir Cemre düşüyor. Cemre yüreğime düşüyor. Küçük Kara Balık aklıma düşüyor okudukça... Çocuk aklımda yeni şeyler oluyor. Hiçbirine benzemiyor bu kitap, Kara balık, pembe romantik havalarda çiçek toplayıp hayat ne güzel diye şarkılar söylemiyor. Cin Ali gibi alık alık gülümseyip çocuk aklınızla bile aptal yerine konduğunuzu haykırmıyor suratınıza. Kara balığın bir derdi var diğerlerine benzemez...
O okyanusa ulaşmaya çabalıyor... Allahım ulaşsın ne olur... Annesi üzülmez mi o gidince... Ama dönecek eve okyanusa ulaşınca... Sonra Küçük Kara Balık'tan bir daha haber alamıyor kimse. Cemre boğazımı yakıyor. Cemre midemde bir alev topu... Ne hakları var üzmeye bizi... Dönsün eve... Ninesi bekler onu... Küskünüm herkese. Bu kitabın sonu yok diyorum babama. Dönmesini yazmamış. Öldü mü Küçük Kara Balık... Babam kitabın son cümlelerini gösteriyor... Bak küçük kırmızı balık da uyumadı bu hikâyeyi dinleyince gidip arkadaşını bulacak okyanusta üzülme. Üzülmüyorum babalar doğru söyler. Onlara inanmak lazım. Kitaplığın küçük bir köşesi bana ayrılıyor. En alt raf. Sağdan alt köşe.
Çağan'ın kitapları. Etiket yazıyoruz o rafa. Çağan'ın kitapları... Kimse elleyemez. Bi tane kitapla olmaz ki... Kitapları yazdık etikete bak...
İyi bakalım diyor babam yenilerini alırız. Bir Şeftali Bin Şeftali'yi koyuyoruz ikinci olarak... Küçük Prens'i, Şeker Portakalı'nı, doluyor yavaş yavaş... Kara balık ilk göz ağrım ama onun yeri ayrı.
Bir kaç yıl sonra öğreniyorum ki yazarı derede boğulmuş, şüpheliymiş ölümü.
Cemre alev alıyor yeniden midemi yakıyor. Ne zamandır oradaymış demek unutmuştum varlığını. Bişeyler yapmak lazım bişeyler yapmak. Yoksa sönmeyecek başka türlü... Bişeyler yazmaya başlıyorum yıllar sonra, yaptığım kovalarca su dökmek içimdeki ateşin üstüne.
'Çemberimde Gül Oya'nın bir bölümünü ona armağan ediyorum "Çocukluğumun masalcısı Samed Behrengi'ye" diye... Yeter mi yetmez elbet. Bizim intikamımız öldürmek derelerde boğmak olmayacak elbet. Yapacak tek şey var... Yeni çocuklara yeni kitaplar almak. Defalarca yüzdürmek lazım Küçük Kara Balık'ı okyanusta, inadına şeftali vermeyen o ağacı sulayıp büyütmek bir gün şeftali vereceğine inanarak...



ÇAĞAN IRMAK

Bu, aslında geç kalmış bir yazıdır. Üstelik de yaptığı çalışmaları, yazdığı senaryoları, yazıp yönettiği filmleri severek izlediğim biri için geç kalmış bir yazı. Elbette ben bir film eleştirmeni değilim. Bu konuda kendimi yetkin de görmüyorum. Ama bir gün "Babam ve Oğlum" filmiyle karşıma dikilip, "Ben sizlerle büyüdüm, sizlerle aydınlandım," diyen genç bir adamın karşısında ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilmeyen biriyim. Çağan Irmak, çevresinde hep güzel sözlerle anılan, özgün çalışmalara imza atmış, yaşama kendi kuşaklarından çok farklı gözlerle bakan biri. 11 Kasım 2005 tarihli Radikal Kitap ekinde, onun Samed Behrengi'nin "Küçük Kara Balık"ı üzerine yazdığı otobiyografik bir yazısını okumuştum. Çağan bu yazıda, "Küçük Kara Balık"tan yola çıkarak, kendi çocukluk serüvenini ve onun kendi yaşamındaki yerini anlatıyordu. Yanılmıyorsam "Küçük Kara Balık"ın ilk baskısını 1978 yılında Cem Yayınları yapmıştı. Biz yazarlar da çocuk okurlarla birlikte ilk kez Samed Behrengi ve pek çok dünya yazarını 1979 yılı çalışmaları çerçevesinde tanıdık. Yayıncı kitabın kapağına, yazarın İranlı fakir bir ailenin çocuğu olduğunu, aslında Azerbaycan'da doğduğunu ve köylerinde öğretmenlik yaptığını, ayrıca onun Şah yönetimince zararlı bulunup öldürüldüğünü, günler sonra da Aras Nehri kıyısında cesedinin bulunduğunu yazmıştı. (Bir yazar ve yayıncı olarak çocuk kitaplarının arkasına bu tür bilgilerin yazılmasını hiçbir zamandoğru bulmamışımdır.) Elbette bu, çocuklar kadar bizleri de çok etkileyen bir nottu. Behrengi'yi, usta bir çocuk yazarı olmasının dışında, inançları uğruna ölmüş aydın bir öğretmen olarak biz de farklı bir yere koymuştuk yüreğimizde. Çağan da öyle yapmış.






Küçük Kara Balık


Ece Temelkuran'dan;

Çocukken ilk okunan kitabın insanların kaderlerini belirlediğine ilişkin, hiç bilimsel olmayan ama derinden güvendiğim bir kanaatim var. Hatta insanların, aslında ilk okudukları kitapların izlerini, hayallerini, güzergâhlarını ömürleri boyunca takip ettiğini, hiç farkında olmasalar bile bütün hayatlarını o ilk kitaplara göre biçimlendirdiklerini düşünürüm hep. Karşılaşmaların, yakınlaşmaların "doğruluğunun" (!) bu kitaplar üzerinden sağlamasının yapılabileceğine bile inanırım inceden. İlk okuduğu kitap "Ulduz ve Kargalar" olan bir çocukla "Kaşağı" okuyan çocuk büyüdüğünde hayatları ne kadar bitişebilir mesela? Ya da ilk okuduğu öykü "Diyet" olan bir adamla "Çocuklar Yönetimde" okumuş bir kadın birlikte olabilir mi? Hiç değişmeyecek bir fark vardır aralarında. Muhakkak birinin hep anlatamadığı bir şey vardır o ilişkide. Kapanmaz ve tarif edilemeyen aralık... Velhasıl ilk okunan kitaplar yapar bizi. Omurgamıza biçim verirler sanki. Gerisi "tarama" gibi gelir bana... Tuhaf yanı bu işin, eğer buna inanırsanız gerçekten, ne okutacaksınız çocuğunuza? Bir insanın üzerinde bu dev hamleyi yapmak hangimizin haddine? Tehlikeli çünkü. Çünkü... Şöyle...

Her şey bir sabah Çağan Irmak ile kahvaltı etmemizle başladı. 1970'lerin başında doğan çocuklar olarak nasıl anlatmalıyız, anlatmalı mıyız o dönemi, konuşuyoruz. Sonra Küçük Kara Balık faslı açıldı ki, benim okuduğum ilk kitap o idi. Çağan Irmak, Kara Balık'ın dizideki yerini anlatıyordu:
"Hani sonunda Küçük Kara Balık geri gelmez ya. Nine balık hikâyeyi anlatırken herkes uyur da hani..."
"Nasıl yani hani?" dedim ben. "Küçük Kara Balık nasıl dönmüyor yahu?!"
Sanırsın "Komünist Parti Tarihi" üzerine tartışıyoruz:
"Öyle ya sonu kitabın. Kara Balık kayboluyor."
Sinirlendim neredeyse:
"Dönüyor yahu. Pelikanın kesesinde diğer balıklarla birlikte örgütleniyorlar. Bizimki belindeki bıçakla keseyi yırtıyor, hep birlikte kurtuluyorlar. Kara Balık da hikâyesini anlatmak üzere evine dönüyor."
Yönetmen (!) ısrar ediyor:
"Geri dönmüyor. Bütün balıklar kurtuluyor ama Kara Balık kayboluyor. Kimse ona ne olduğunu bilmiyor."
Saçma bir sessizlik oldu. Otuz bir yaşına girmişken bugüne kadar üzerinde durduğum zemin sanki ayağımın altından çekildi. Öyle oluyordu: Pelikanı yeniliyordu ve Kara Balık kazanıyordu. Yeni yolculuklara çıkıyordu. Budur yani. İnanmadım bir türlü.

Akşam yemeğinde Mine Söğüt'ü gördüm. Hikâyenin sonunu ona sordum. Evet onun hikâyesinde de Kara Balık geri dönmüyor. Hatta o görüp eli artırdı: "Behrengi'nin nasıl öldüğü de yazardı ya hani en başında kitabın..."
Ben yine bozuldum. Bana göre yazmıyordu çünkü. Onu ben sonra, yıllar sonra büyüyünce öğrendim. Şah rejimi tarafından katledildiğini ve cesedinin nehre bırakıldığını... Mine, ölüm hikâyesinin kitapta yazılı halini ezberden söylüyor.
Sonra her şey birden yerine oturdu. Yatak odasındaki kırmızı - sarı şeritli perdeden sızan öğle ışığı, bordo yatak örtüsünün hışırtısı, annemin uyuklamaya başlayan sesi... Küçük Kara Balık'ı ben okumadım ki! Annem okudu bana o hikâyeyi. Tabii ya! Değiştirmiş sonunu.
Tıpkı sekiz yaşımdayken bana aldığı şiir defterinin başına "Erkekçe olsun isterim / Dostluk da düşmanlık da" yazıp şiirin sonraki dizesini yazmaması, benim onu yirmi yaşımda öğrenmem gibi:
"Hiçbiri olmaz halbuki!"
Tıpkı herkesin "Büyük balık küçük balığı yer" diye bildiği lafın annemdeki ve dolayısıyla bendeki versiyonunun "Halt etmişler!" diye bitmesi gibi.
Annem yeni bir resim yapmış. Fotoğrafını göndermiş bana. Bir kadın masaya dayamış dirseklerini, tabaktaki balığa bakıyor ince bir alay ve kederle. Resmin adı: "Küçük Kara Balık Izgara"!

Ece Temelkuran

kaynak : fasulyeden

Yine Ece Temelkuran'dan


Kayıp Balık



İki gün önce canım müthiş sıkkındı. Bilirsiniz, dünya işleri! Neyse... "Kayıp Balık Nemo" diye bir çizgi film gösteriyorlar sinemalarda. Büyüklerin (çok BÜYÜKLER, bildiğiniz gibi değil) dünyasında canı sıkıldığında insan kendini çocukların evrenine atmalı kanımca. Bir de yanında patlamış mısır olunca... Fakat gişedeki kadın yüzünü buruşturarak verdi bileti:
"Dublajlı seans yalnız bu, biliyorsunuz değil mi?"
Bunun manası şu:
"İçerde gürültücü çocuklar var. Girmek istediğinizden emin misiniz?"
"Hay Allah!" dedik ve fakat filme girdik. Film başlayıncaya kadar desibeli epey yüksek bir çocuk gürültüsüyle koltuğumuzda oturduk. Ancak film başladığında... Filmde en çok ben güldüğüm için, önümdeki kız çocuğunun kaşlarını kaldırarak arkasına dönüp beni sert bakışlarıyla uyarması?! Çocuk filmindeki çocuklara rezil olmam?! Daha da hızımı almayarak çizgi film izlediğimi unutarak gözlerimin dolması?! Bazen, yukarıda gördüğünüz, bana ait fotoğrafın bana pek benzememesine hakikaten şükrediyorum!


Küçük Kara Balığım
Film, küçük bir balığın babasından ayrılıp okyanusta kaybolmasıyla ilgili. Bir macera yani. En sevdiğimiz şey! Film derhal, annemin bize çok çok küçükken öğle uykuları öncesinde okuduğu "Küçük Kara Balık" kitabını anımsattı. Behrengi'nindi sanırım, tıpkı "Bir Şeftali Bin Şeftali" gibi, "Ulduz ve Kargalar" gibi... (Sahi, bu kitaplarla -Arkadaş Kitapları- büyüyen bir kuşak vardı. Herhalde şimdi hepsi iyi insanlar olmuşlardır...) Küçük Kara Balık en önemlisiydi elbette. Neden? Çünkü Küçük Kara Balık beline bıçağını takıp evden kaçardı ve okyanusu keşfe çıkardı. Tabii ki kitabın sonuna doğru bir pelikan tarafından yutulur ve pelikanın kesesinde yutulmuş, ağlaşmakta olan diğer balıklarla karşılaşırdı. Kara balık, hepsini örgütler ve kendini yukarı doğru atmalarını söyler balıklara. Küçük balıklar bir araya gelince çok güçlü olurlar ve Kara Balık da pelikanın kesesini keser. Hepsi özgür olurlar yeniden. Bir insanın ilk duyduğu öykü bu olunca nasıl bir "yetişkin" olacağını tahmin edin artık. Hiç değilse şunu söyleyeyim: "Büyük balık küçük balığı yer" cümlesinin "Halt etmişler!" diye bittiğini daha kısa sürede öğreniyor insan!


"Yüzmeye devam!"
Bu filmde de aynı şey oluyor işte. Balıklar ağla yakalanıyorlar balıkçılar tarafından ve Nemo onlara bağırıyor:
"Aşağıya doğru yüzün! Yüzmeye devam edin!"
Böylece ağ dolusu balık, ağı çeken makarayı kırıyorlar. Özgürlük!
Mesele yüzmeye devam etmekte yani. Küçük, küçücük balıklar olarak, hep birlikte yüzebilirsek eğer belli bir yöne doğru... Yani anlıyorsunuz değil mi? Makaralar o kadar da güçlü değil aslında, büyük balıklar o kadar da büyük değil. Yani diyorum ki, hep birlikte... Anlıyorsunuz değil mi? Yüzsek diyorum...
Film, çocuk filmiydi esasında. Çok "çocukçaydı" yani. O filme gitmek de, gülmek de, ağlamak da, oturup bu yazıyı yazmak da son derece çocukça. Ama şunu da sormak isterim tabii:
Çocukluktan sonra öğrendiğiniz iyi bir şey var mıydı hayatta?

Ece Temelkuran

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Kayp Balık Nemo; Amerikan film piyasasının bizim coğrafyamızın birbirinden güzel hikayelerini, nasıl süsleyip püsleyip önümüze yeni birşeymiş gibi koyup, tarihimizi,kültürümüzü sömürdüğünün bir kanıtıdır. Küçük Kara Balık kitabından bihaber olan günümüz çocuklarının, kayıp balık nemo filmini ağızları açık bir şekilde nasıl izlediklerini düşününce insan üzülüyor.


Bir Şeftali Bin Şeftali



Yazar : Samed Behrengi



Olgun çekirdek gelişimini tamamlamış ve değişim sürecine girmemişse çürümesi kaçınılmazdır.
Oysa ağaç ne denli körpe olsa da gelişeceği ve güzel günler göreceği bir gerçek...
Boyum birtakım bitkilerden daha uzundu. Ama hala papatyaların boyu beni geçiyordu. Öyle hızlı boy atmaları şaşırttı beni. Bu hızla büyürlerse birkaç güne kalmaz badem ağacının boyunu geçecekler sandım. Ama toprakta güçlü kökleri olmadığını anımsadım, yaşamlarının uzun sürmeyeceğini anladım.

_________________


Okuya okuya sayfalarıın aşındırdığım, okumayı çabucak söktüğüm ve okumayı delicesine sevdiğim için hediye edilen ilk kitabımdı...

Samed Behrengi yazıyordu "Bir Şeftali Bin Şeftali" başlığının üzerinde.

Ekranda bir dizi izliyordum cuma gecesi. Gencecik bir öğretmen çocuklarına okusunlar diye kitaplar veriyor. Biri de o kitap işte. "Pıt" ediyor kalbim. "Pıt pıt..."

Sonra sakıncalı buluyor müdür bey ve okul bahçesinde yakıyor kitapları. Öğretmen ağlayarak bakıyor yanan kitaplara...

Genç öğretmenin gözyaşları 24 yıl öncesine götürüyor zihnimi...

Tam da bu mevsimdi... Yaprakların havada savrulduğu, babaların eve dönmediği günlerdi. Banyo sobasında yanan kitaplarına ağlayarak veda eden büyükleri anlamıyordu çocuk aklım. Sevdiklerini neden yakıyordu ki bu insanlar?

Korktukları için diye fısıldıyordu içimde bir ses...


***

"Türkiye'yi sevmeyi yanlış anladılar" dedi ekrandaki öğretmen. "Bu yaşadıklarını ve çocukluğunu sakın unutma. Unutma ki anlatabilesin, yazabilesin bunları."

Çocuk kara gözleriyle baktı öğretmenine 'Ya beni de yanlış anlarlarsa?" diye sordu. "Olsun, sen yaz, nasılsa bir doğru anlayan, hak veren çıkacaktır" dedi öğretmen. Çocuk yanından uzaklaşırken "küçük" diye seslendi öğretmen arkasından...

"Senin adın ne?" O sırada kare dondu. "Yazan - yöneten Çağan Irmak" yazdı küçük kara gözlü çocuğun görüntüsünün üzerinde...


***

Geçen hafta ilkokul öğretmenimi ziyaret ettim. Elleri hiç değişmemiş. O eller ne güzel yazılar yazar, çiçekler çizerdi. Şimdi toprak vazolar, vitraylar yapıyormuş...

Oturma odasının duvarında "Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi" asılıydı. Yıllardır aynı evde oturuyor. Küçük bahçeli evi vermemiş müteahhide. Yıktırmamış ve bir apartman oturtmamış anıların üzerine.

Yağmur yağıyordu, çay içiyorduk.

"Gezdin mi mahalleyi?" dedi. "Gezdim" dedim.

Birbirimize baktık. Semire öğretmenim, ben ve eşi Mehmet abim.

"İyi ki yazıyorsun" dedi.

"O günleri, o sokakları, o anıları yazdıkça sen, nasıl mutlu oluyorum bir bilsen. İyi ki unutmamışsın çocukluğunu. İyi ki kalbinde tutuyorsun birlikte öğrendiklerimizi."

"Bazen yoruluyorum, beni yanlış anlıyorlar" dedim. "Sakın ha" dedi. "Yazmaya devam et, mutlaka bir anlayan, hak veren, sana inanan olur."

"Bize öğrettikleriniz bazen canımı acıtıyor" dedim.

Şaşırdı. "Bize ülkeyi sevmeyi öğrettiniz. İnsan olmak, düzgün konuşmak, düzgün yaşamak ve temiz kalmak gerektiğini. Kirli ayakkabıların ayıp olduğunu. Koşulsuz dürüstlüğü ve üretkenliğin namus olduğunu..."

Bir daha baktık birbirimize..

"Sen devam et" dedi öğretmenim. "Yalnız değilsin. İnsan nasıl sevmez doğduğu toprakları? Senin gibi birileri mutlaka vardır" dedi... Sarıldım öğretmenime. Kokusunu çektim içime.


***

Çemberimde Gül Oya diye bir dizi.

Çağan Irmak dizinin yönetmeni ve öykücüsü. Gözlerimde çocukluğumun bütün cam kırığıyla izliyorum yaptıklarını. Çağan bizim sınıftan mıydı diyorum bazen, yoksa aynı kaderden mi?.. Bilmiyorum...




kaynak : Gazetevatan / Iclal Aydin


Şeker Portakalı



Yazar : Jose Mauro de Vasconcelos


Şeker Portakalı Brezilyalı Vasconselos'un en ünlü kitaplarından birisi. Kitap büyük şehrin fakir mahallelerinde yaşayan Zeze ve onun en yakın dostlarının öyküsünü anlatıyor. Üstelik bu dostlar sadece insanlardan ibaret değil. Sözgelimi kitaba adını veren şeker portakalı ağacı da bu dostlardan birisi. Yani Zeze'nin dünyası, yaşadığı çevreyle kıyaslanmayacak kadar renkli ve zengin. Yandaki kapakta gördüğünüz üzere 43. baskısını yapan bu kitaba bir başlayan bir daha bırakamıyor.

Vasconselos bu kitabı 1968 yılında sadece on iki günde yazdı. "Ama onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım," der. Bu kitabın kahramanı olan Zeze'nin serüvenleri "Güneşi Uyandıralım" (1974) ve "Delifışek" (1963) adlı romanlarında sürer.

_________________

Küçük Prens



Yazar : Antoine de Saint Exupery


Basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren Küçük Prens'te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitapta Küçük Prens'in ağzından Saint-Exupéry, insanların hatalarını ve aptallıklarını, büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular.
Yazar, ‘Küçük Prens’e uçağıyla mecburi iniş yapmış olduğu bir çölde rastladığını anlatarak başlar. Onun kendisinden hemen bir koyun resmi çizmesini istediğini ekler. Ama Küçük Prens Saint-Exupery'nin karaladığı eskizlerden hiçbirini beğenmez. Motorunu tamir etmek telaşında olan Fransız pilot nihayet bir sandık resmeder ve hayvanın bunun içinde olduğunu söyler. Bedeni görünmeyen sanal koyun tam Küçük Prens'in arzuladığı gibidir.
Daha sonra Küçük Prens'in kendi gezegeninin, gezdiği diğer gezegenlerin ve gülünün hikâyesini okuruz.
Sonunda dünyadan biraz bezgin düşen Küçük Prens tekrar gezegenine dönmeye karar verdiğinde çölde tanıştığı zehirli yılana kendini sokturur:
‘Ayak bileği hizasında sarı bir kıvılcım çakar gibi oldu. Bir an durakaldı, bağırmadı. Bir ağaç gibi yavaştan düştü. Kumdan dolayı ses bile çıkmadı. Şimdi biraz teselli olmuş gibiyim. Tam değilse bile... Ama biliyorum gezegenine döndü çünkü gün ışıdığında vücudunu bulamadım. Ağır değildi... Ve geceleri yıldızları dinlemesini seviyorum. Sanki beş yüz milyon çıngırak...’ Mevcut olmayan bir koyun gerçeğinde başlayan ‘Küçük Prens’ yine mevcut olmayan bir vücut gerçeğinde noktalanır.
Kitapta Küçük Prens'in yaşadığı asteroidi (B612) bulan bir Türk astronomdur. Hatta bu astronom asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır ama fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez. Ama bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur. Atatürk'ü eleştiren ve kıyafet devrimini eleştiren bu satırlar yüzünden uzun yıllar Türk okuyucusu kitabı sansürlü okudu. Yine bu yüzden kitap 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 Temel Eser arasından çıkarıldı.
Dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransa'da çok sevilen Küçük Prens'in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır
.




Yalvaç Ural (Milliyet)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !