**** ****
Özel Arama
****************** Daisypath Anniversary Years Ticker ****************** * * *



Aziz Nesin'in Bütün Kitapları

2/12/2008 • Kategori: Siyaset

Kitapları / Bibliography :
Ayrıntılı dizelge
Öyküler
Kronolojik Kitap Listesi
Türlerine Göre Kitaplar
Alfabetik kitap listesi
Yabanci dillere çeviri
Hakkında Yazılmış Kitaplar
Kullandığı Takmaadlar
Radyofonik eserler (çok eksik)

Yaşamöyküsü / Biography :
Ayrıntılı Yaşamöyküsü (günü gününe - çok eksik!)
http://www.ada.com.tr/nesin_vakfi/turkce/biyograf.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Aziz_Nesin
(English)
http://en.wikipedia.org/wiki/Aziz_Nesin
(English) Autobiography: Istanbul Boy:
http://menic.utexas.edu/menic/cmes/pub/iboy/iboy.html
(English) http://www.geocities.com/unutmadik/vakif/pages/biog.html
(English) Biography
(Français) http://www.ada.net.tr/nesin_vakfi/fransizca/biograffra.htm
(Deutsch) http://www.geocities.com/unutmadik/vakif/pages/biografger.html
Deutsch
/Almanca
http://www.denizce.com/aziznesin.asp
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1180
Aziz Nesin'in ilk 30 yılı - Ali Nesin'den bir deneme
Hikmet Altınkaynak
http://www.bianet.org/2002/07/05/haber11394.htm
Soyağacı (Ali Nesin)
Aydınlanma Işığında Aziz Nesin, Feridun Andaç
The Ataturk Institute of Modern Turkish History
Aldığı Ödüller

Marko Paşa :
Marko Paşa ve diğer paşalar
Marko Paşa Meselesi (Aziz Nesin)
Mim Uykusuz söyleşisi (İbrahim Tapa)
Rıfat Ilgaz'ın anıları
13 Şubat 1949 tarihli Bugün gazetesinden

Şiirleri / Poems :
http://www.siir.gen.tr/siir/a/aziz_nesin/
(English)
http://www.turkishclass.com/poems_1_averageVisitor_author_Aziz%20Nesin
http://www.cs.rpi.edu/~sibel/poetry/aziz_nesin.html
http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=46 (yarım şiirler)
http://www.siirperisi.net/sair.asp?sair=29
http://www.siirdostu.com/index.php?ParentID=17#

Portre-Resim-Karikatür / Portraits-Pictures-Cartoons :
http://members.tripod.com/~metalworkers/aziznesin/
http://www.sak.itu.edu.tr/resimler/nesin/

Eleştiriler / Criticism
Halk Masalları (Hoptrinam) - Tahir Alangu (ve Aziz Nesin'le söyleşi)
Şiirlerindeki Aziz Nesin (Ayten Mutlu)

Düşünceleri / Ideas
Matematik, Bilim ve Sanat üzerine (Ali Nesin'e mektuplarından seçmeler)
Eğitim Vasiyeti (Nesin Vakf'ında Eğitim Nasıl Olmalıdır?)

Davalar / Court Cases :
Aydınlar Dilekçesi
Aziz Nesin'in Aydınlar Dilekçesi Savunması
Ergun Göze Davası

Eserlerinden Örnekler / Examples from his literary work :
(English) Istanbul Boy: http://menic.utexas.edu/menic/cmes/pub/iboy/iboy.html
(English) Memoires of an Exile (Bir Sürgünün Anıları) - Excerpts
Yahya Demirel'den Şellefyan'a Mektup (yayımlanmamış)
Rıza Altmışaltı'dan Faik Türün'e Mektup (yayımlanmamış)
Şimdiki Çocuklar Harika'dan bir parça: Sekiz Kız Babası
Büyüklere Masallardan: Hoptirinam
Bab-ı Âli Canavarı

Kalem Kavgaları / Pen Fights :
Peyami Safa'yla kalem kavgası

Makaleler / Articles :
48 Saat Bekletilen Gemi (Mithat Paşa)

Konuşmalar / Speeches :
Sıvas konuşması
Carl von Ossietzky Ödülü Konuşması

Çeviri Eserlerden Örnekler / Examples from his translated works :
Berberce

Hakkında Yazılanlar :
Sinegöz Atölyesi

Diğer :
Aziz Nesin'den sözler

Aydınlar Dilekçesi




Aziz Nesin'in Bütün Kitapları

(kronolojik sıralama)

 

1.      Parti Kurmak Parti Vurmak, Öyküler, 1946.

2.      Azizname, Taşlamalar, 1948.

3.      Monologlar, 1949.

4.      Geriye Kalan, Öyküler, 1953.

5.      Mizâh Hikâyeleri Antolojisi (4 cilt), 1955.

6.      İt Kuyruğu, Öyküler, 1955.

7.      Kadın Olan Erkeğin Hatıraları, Roman, 1955.

8.      Yedek Parça, Öyküler, 1955.

9.      Düğümlü Mendil, Polisiye Roman, 1955.

10.  Fil Hamdi, Öyküler, 1956.

11.  Damda Deli Var, Öyküler, 1956.

12.  On Dakika, Şiir, 1957.

13.  Koltuk, Öyküler, 1957.

14.  Kazan Töreni, Öyküler, 1957.

15.  Gol Kralı, Roman, 1957.

16.  Toros Canavarı, Öyküler, 1957.

17.  Deliler Boşandı, Öyküler, 1957.

18.  Hangi Parti Kazanacak, Öyküler, 1957.

19.  Ölmüş Eşek. Uzun Öykü, 1957.

20.  Bir Sürgünün Anıları, Anı, 1957.

21.  Erkek Sabahat, Roman, 1957.

22.  Mahallenin Kısmeti, Öyküler, 1957.

23.  Bay Düdük, Öyküler, 1958.

24.  Havadan Sudan, Öyküler, 1958.

25.  Nazik Alet, Öyküler, 1958.

26.  Memleketin Birinde, Öyküler, 1958.

27.  Gıdıgıdı, Öyküler, 1958.

28.  Biraz Gelir misiniz, 1958.

29.  Nutuk Makinası, Köşeyazıları, 1958.

30.  Kördöğüşü, Öyküler, 1959.

31.  Aferin, Öyküler, 1959.

32.  Mahmut ile Nigâr, Öyküler, 1959.

33.  Saçkıran, Roman, 1959.

34.  Bişey Yap Met, Oyun, 1959.

35.  Az Gittik Uz Gittik, Köşeyazıları, 1959

36.  Ah Biz Eşekler, Öyküler, 1960.

37.  Gözüne Gözlük, Öyküler, 1960.

38.  Hoptrinam, Öyküler, 1960.

39.  Bir Koltuk Nasıl Devrilir, Öyküler, 1961.

40.  Yüz Liraya Bir Deli, Öyküler, 1961.

41.  Zübük, Roman, 1961.

42.  Biz Adam Olmayız, Öyküler, 1962.

43.  (Yeşil Renkli) Namus Gazı, Öyküler, 1964.

44.  Sosyalizm Geliyor Savulun, Öyküler, 1965.

45.  Toros Canavarı, Oyun, 1965.

46.  Rıfat Bey Neden Kaşınıyor, Öyküler, 1965.

47.  İhtilali Nasıl Yaptık, Öyküler, 1965.

48.  Böyle Gelmiş Böyle Gitmez I  – Yol, Anılar, 1966.

49.  Şimdiki Çocuklar Harika, Roman, 1967.

50.  Poliste, Anılar, 1967.

51.  Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı, Oyun, 1968.

52.  Üç Karagöz Oyunu, Oyunlar, 1969.

                                                               i.      Karagöz'ün Kaptanlığı,

                                                             ii.      Karagöz'ün Berberliği,

                                                            iii.      Karagözün Antrenörlüğü.

53.  Çiçu, Oyun, 1969.

54.  Tut Elimden Rovni, Oyun, 1970.

55.  Hadi Öldürsene Canikom, Oyun, 1970.

56.  Merhaba, Köşeyazıları, 1971.

57.  İnsanlar Uyanıyor, Öyküler, 1972.

58.  Leyla ile Mecnun, Fuzuli’den aktarma, 1972.

59.  Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı, Seçki, 1973.

60.  Hayvan Deyip de Geçme, 1973.

61.  Tatlı Betüş, Roman, 1974.

62.  Bu Yurdu Bize Verenler, Çocuk öyküleri, 1975.

63.  Böyle Gelmiş Böyle Gitmez  II – Yokuşun Başı, Anılar, 1976.

64.  Seyahatname (Duyduk Duymadık Demeyin), 1976.

65.  Borçlu Olduklarımız, Çocuk Öyküleri, 1976.

66.  Surname, Roman, 1976.

67.  Pırtlatan Bal, Çocuk oyunu, 1976.

68.  Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Roman, 1977.

69.  Dünya Kazan Ben Kepçe I, Irak ve Mısır, Gezi Yazıları, 1977.

70.  Tek Yol, Roman, 1978.

71.  Büyük Grev, Öyküler, 1978.

72.  Ben de Çocuktum, Anılar, 1979.

73.  Uyusana Tosunum, 1979.

74.  Beş Kısa Oyun:

                                                               i.      Bir İnsan Başı Üzerine Üç Sesli Üzünç,

                                                             ii.      Bir Kadın İçin Düet,

                                                            iii.      Hazırol,

                                                           iv.      Sen Gara Değilsin,

                                                             v.      Yaşasın Kavuniçi, Oyunlar, 1979.

75.  Anıtı Dikilen Sinek, Çocuk Öyküleri, 1982.

76.  Suçlanan ve Aklanan Yazılar, Özyaşam ve Gazete Yazıları, 1982.

77.  Dünya Kazan Ben Kepçe II, Alamanya Alamanya  – Bizden Aptal Bulaman Ya, Gezi Yazıları, 1983.

78.  Sondan Başa, Şiirler, 1984.

79.  Benim Delilerim, Anılar, 1984.

80.  Yetmiş Yaşım Merhaba, Öyküler, 1984.

81.  Kalpazanlık Bile Yapılamıyor, Öyküler, 1984.

82.  Ah Biz Ödlek Aydınlar, Deneme, 1985.

83.  Soruşturmada, Sorulara Yanıtlar, belgesel, 1986.

84.  Seviye On Ölüme Beş Kala, Şiirler, 1986.

85.  Salkım Salkım Asılacak Adamlar, Anı, 1987.

86.  Maçinli Kız İçin Ev, Öyküler, ???

87.  Kendini Yakalamak, Şiirler, 1988.

88.  Korkudan Korkmak, Araştırma, 1988.

89.  İnsanlar Konuşa Konuşa, Söyleşiler, 1988.

90.  Nah Kalkınırız, Öyküler, 1988.

91.  Bulgaristan'da Türkler, Türkiye'de Kürtler, Anılar, yazılar, 1989.

92.  Rüyalarım Ziyan Olmasın, Öyküler, 1990.

93.  Sora Sora Cennet Bulunur, Söyleşiler, 1990.

94.  Hoşçakalın, Şiirler, 1990.

95.  Aşkım Dinimdir, Öyküler, 1991.

96.  Nasrettin Hoca Gülütleri, Çocuklar için gülütler, 1991.

97.  Hazreti Dangalak, Taşlamalar, 1992.

98.  Bir Zamanlar Memleketin Birinde, Oyun, 1992.

99.  Bir Aşk Var Bir de Ölüm, Şiirler, 1992.

100.              Başarılarımı Karılarıma Borçluyum, Oyun, 1992.

101.              Sait Hopsayıt, Oyun, 1992.

102.              Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Oyun, 1992.

103.              Onursal Doktor Olamamanın Büyük Onuru, Belgesel, 1993.

104.              Bir Dokun Bin Dinle, Söyleşiler, 1994.

105.              Bir Tutam Aydınlık, Köşeyazıları, 1994.

106.              Aziz Nesin  – Ali Nesin Mektuplaşmaları I, Mektuplar, 1994.

107.              Aziz Nesin  – Ali Nesin Mektuplaşmaları II, Mektuplar, 1994.

108.              Aziz Nesin  – Ali Nesin Mektuplaşmaları III, Mektuplar, 1994.

109.              Aziz Nesin  – Ali Nesin Mektuplaşmaları IV, Mektuplar, 1995.

110.              Çuvala Doldurulmuş Kediler, yazılar, 1995.

111.              Sıvas Acısı, 1995.

 

Ölümünden Sonra:

112.              Aziz Nesin  – Tahsin Saraç mektuplaşmaları, Mektuplar, 1995.

113.              Böyle Gelmiş Böyle Gitmez III  – Yokuş Yukarı, Özyaşamöyküsü, 1996.

114.              Mum Hala I, Aziz Nesin'in Günlüğü, 1996.

115.              Gözünüz Aydın Efendim, Öyküler, 1997.

116.              Bir Vicdan Davası, Anı. 1998.

117.              Türkiye Şarkısı Nâzım, Yaşamöyküsü, 1998.

118.              Aziz Nesin  – Meral Çelen mektuplaşmaları, Mektuplar, 1998.

119.              Birtakım Azizlikler (senaryo: Genco Erkal), 1998.

120.              Okuduğum Kitaplar I. Aziz Nesin'in okuduğu kitaplar için tuttuğu notlar.

 

Çıkacak

121.              Size Bir Mektup Var, öyküler.

122.              Okuduğum Kitaplar II. Aziz Nesin'in okuduğu kitaplar için tuttuğu notlar.

123.              Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, anı

124.              Mumhala II, günce.

125.              Aptallık Dosyası

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Küçük Kara Balık

27/10/2008 • Kategori: Siyaset

Küçük Kara Balık




Yazar : Samed Behrengi


Küçük Kara Balık bağnaz çevresinin tüm baskılarına karşın, denizi bulmak üzere yola çıkar. Nice engellere, baskılara göğüs gerer, direncinden hiçbir şey yitirmez. Sonunda büyük zorlukları yenerek denize ulaşır, mutluluğu elleriyle tutar, ama yaşamı pahasına... Haksızlığa baş kaldıranların öncüsüdür artık o. Kendinden sonra gelenlere örnek olmuş, kurtuluş yolunu göstermiştir.
İşte Küçük Kırmızı Balık...
Bütün gece gözünü kırpmadı...
Küçük Kara Balık'ın yolunda gitmeyi düşlüyor...

--- ** ---
küçük kara balık, ay ışığının yuvalarına hiç mi hiç yansımadıgına üzülür, aydınlıgın ozlemini çekerdi.
--- ** ---

--- ** ---
"akıp da hiç bir yere ulaşamamak olası mı? yani sence bir sonu yok mu derenin? oysa her seyin bir sonu var. gecenin gündüzün oldugu gibi... haftanın, ayın, yılın..."
--- ** ---

--- ** ---
yüze yüze düşünüyordu. geçtiği her karış yol ona yeni seyler öğretiyordu. çağlayanlardan düşerken takla atıyor, eğleniyordu. güneşin ısısını sırtında duydukça güçleniyordu.
--- ** ---

ve hikaye küçük kırmızı balıgı yaratır... denizlere cıkar sokaklar...

Küçük Kara Balık'ı defalarca yüzdürmek lazım okyanusta



O gece eve bir Cemre düşüyor. Cemre yüreğime düşüyor. 'Küçük Kara Balık' aklıma düşüyor okudukça... Çocuk aklımda yeni şeyler oluyor ....


O zamanlar "cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." diye başlardı Küçük Kara Balık kitabı... Sene 1978, çeviri o yıllara ait. Sene bilmem kaç diye başlayan cümleler kurmaya başlamışsanız artık büyümeye başlamışsınız demektir. 'Küçük Kara Balık' ismi de nedense tuhaf bir şekilde çocukluk ve büyümek kelimelerinin hep yan konmuşu gibidir sanki. Okumayı yeni söküyorum, kırmızı kurdeleyi ilk takanlardanım sınıfta...
Yanımda yöremde en çok kurulan cümleler 'Teyzesi, zehir gibi okuyo artık, bak okusun da gör', 'Amcası, bak nasıl okuyo artık, hadi bakalım Çağan göster amcanlara...' Kitaplığa fırlıyorum hevesle, bir kasaba evi için dev sayılabilecek kitaplığımızdaki sıra sıra kitapların sırtlarını görmek için kafamı yan döndürüp başlıyorum bağıra bağıra okumaya... Doss-too-yevsss-ki, Aaa-leek-sandır Sol-jeenis-tııın, Naaa-zıım Hik-meeet...
Okuduğum yazar isimleri ya bir gülümseme ya da bir tedirginlik yaratıyor eve gelen misafirlerin yüzünde. Tedirgin olanların fısır fısır konuşmalarını duyuyorum annem çay koymaya gidince 'Çocuğu da kendilerine benzetecekler!' Olsun, annemle babamı seviyorum, neden onlara benzemeyeyim ki. 'Ama bunnar çok kalın, daha okuyamıyom bunları' diyorum. 'Benim kitaplarım bunnar...'
Gösteriyorum onlara Cin Ali ve Berber Fil, Ayşegül bilmemnerede, Cin Ali bimemneyapıyor... Rahatlıyo misafirler.
Derken bir akşam yemeğinde babam yeni bir kitap getiriyor eve. 'Bu senin...' Bağırarak okuyorum en üst köşedeki yazıyı 'Bejrengi...' Babam 'Oğlum doğru okusana... Behrengi... Küçük Kara Balık...' Resimleri çok az, kitap kalın bir çocuğa göre, büyük adam kitabı. 'Bu çok kalın okuyamam daha' diyorum... 'Olsun yavaş yavaş okursun...' Yavaş yavaş okumaya başlıyorum... "Cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." Anneannem derdi bunu 'Cemre düştü artık ısınır havalar.' Demek ki bunlar da biliyormuş cemreyi...

İlk gözağrısı
O gece eve bir Cemre düşüyor. Cemre yüreğime düşüyor. Küçük Kara Balık aklıma düşüyor okudukça... Çocuk aklımda yeni şeyler oluyor. Hiçbirine benzemiyor bu kitap, Kara balık, pembe romantik havalarda çiçek toplayıp hayat ne güzel diye şarkılar söylemiyor. Cin Ali gibi alık alık gülümseyip çocuk aklınızla bile aptal yerine konduğunuzu haykırmıyor suratınıza. Kara balığın bir derdi var diğerlerine benzemez...
O okyanusa ulaşmaya çabalıyor... Allahım ulaşsın ne olur... Annesi üzülmez mi o gidince... Ama dönecek eve okyanusa ulaşınca... Sonra Küçük Kara Balık'tan bir daha haber alamıyor kimse. Cemre boğazımı yakıyor. Cemre midemde bir alev topu... Ne hakları var üzmeye bizi... Dönsün eve... Ninesi bekler onu... Küskünüm herkese. Bu kitabın sonu yok diyorum babama. Dönmesini yazmamış. Öldü mü Küçük Kara Balık... Babam kitabın son cümlelerini gösteriyor... Bak küçük kırmızı balık da uyumadı bu hikâyeyi dinleyince gidip arkadaşını bulacak okyanusta üzülme. Üzülmüyorum babalar doğru söyler. Onlara inanmak lazım. Kitaplığın küçük bir köşesi bana ayrılıyor. En alt raf. Sağdan alt köşe.
Çağan'ın kitapları. Etiket yazıyoruz o rafa. Çağan'ın kitapları... Kimse elleyemez. Bi tane kitapla olmaz ki... Kitapları yazdık etikete bak...
İyi bakalım diyor babam yenilerini alırız. Bir Şeftali Bin Şeftali'yi koyuyoruz ikinci olarak... Küçük Prens'i, Şeker Portakalı'nı, doluyor yavaş yavaş... Kara balık ilk göz ağrım ama onun yeri ayrı.
Bir kaç yıl sonra öğreniyorum ki yazarı derede boğulmuş, şüpheliymiş ölümü.
Cemre alev alıyor yeniden midemi yakıyor. Ne zamandır oradaymış demek unutmuştum varlığını. Bişeyler yapmak lazım bişeyler yapmak. Yoksa sönmeyecek başka türlü... Bişeyler yazmaya başlıyorum yıllar sonra, yaptığım kovalarca su dökmek içimdeki ateşin üstüne.
'Çemberimde Gül Oya'nın bir bölümünü ona armağan ediyorum "Çocukluğumun masalcısı Samed Behrengi'ye" diye... Yeter mi yetmez elbet. Bizim intikamımız öldürmek derelerde boğmak olmayacak elbet. Yapacak tek şey var... Yeni çocuklara yeni kitaplar almak. Defalarca yüzdürmek lazım Küçük Kara Balık'ı okyanusta, inadına şeftali vermeyen o ağacı sulayıp büyütmek bir gün şeftali vereceğine inanarak...



ÇAĞAN IRMAK

Bu, aslında geç kalmış bir yazıdır. Üstelik de yaptığı çalışmaları, yazdığı senaryoları, yazıp yönettiği filmleri severek izlediğim biri için geç kalmış bir yazı. Elbette ben bir film eleştirmeni değilim. Bu konuda kendimi yetkin de görmüyorum. Ama bir gün "Babam ve Oğlum" filmiyle karşıma dikilip, "Ben sizlerle büyüdüm, sizlerle aydınlandım," diyen genç bir adamın karşısında ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilmeyen biriyim. Çağan Irmak, çevresinde hep güzel sözlerle anılan, özgün çalışmalara imza atmış, yaşama kendi kuşaklarından çok farklı gözlerle bakan biri. 11 Kasım 2005 tarihli Radikal Kitap ekinde, onun Samed Behrengi'nin "Küçük Kara Balık"ı üzerine yazdığı otobiyografik bir yazısını okumuştum. Çağan bu yazıda, "Küçük Kara Balık"tan yola çıkarak, kendi çocukluk serüvenini ve onun kendi yaşamındaki yerini anlatıyordu. Yanılmıyorsam "Küçük Kara Balık"ın ilk baskısını 1978 yılında Cem Yayınları yapmıştı. Biz yazarlar da çocuk okurlarla birlikte ilk kez Samed Behrengi ve pek çok dünya yazarını 1979 yılı çalışmaları çerçevesinde tanıdık. Yayıncı kitabın kapağına, yazarın İranlı fakir bir ailenin çocuğu olduğunu, aslında Azerbaycan'da doğduğunu ve köylerinde öğretmenlik yaptığını, ayrıca onun Şah yönetimince zararlı bulunup öldürüldüğünü, günler sonra da Aras Nehri kıyısında cesedinin bulunduğunu yazmıştı. (Bir yazar ve yayıncı olarak çocuk kitaplarının arkasına bu tür bilgilerin yazılmasını hiçbir zamandoğru bulmamışımdır.) Elbette bu, çocuklar kadar bizleri de çok etkileyen bir nottu. Behrengi'yi, usta bir çocuk yazarı olmasının dışında, inançları uğruna ölmüş aydın bir öğretmen olarak biz de farklı bir yere koymuştuk yüreğimizde. Çağan da öyle yapmış.






Küçük Kara Balık


Ece Temelkuran'dan;

Çocukken ilk okunan kitabın insanların kaderlerini belirlediğine ilişkin, hiç bilimsel olmayan ama derinden güvendiğim bir kanaatim var. Hatta insanların, aslında ilk okudukları kitapların izlerini, hayallerini, güzergâhlarını ömürleri boyunca takip ettiğini, hiç farkında olmasalar bile bütün hayatlarını o ilk kitaplara göre biçimlendirdiklerini düşünürüm hep. Karşılaşmaların, yakınlaşmaların "doğruluğunun" (!) bu kitaplar üzerinden sağlamasının yapılabileceğine bile inanırım inceden. İlk okuduğu kitap "Ulduz ve Kargalar" olan bir çocukla "Kaşağı" okuyan çocuk büyüdüğünde hayatları ne kadar bitişebilir mesela? Ya da ilk okuduğu öykü "Diyet" olan bir adamla "Çocuklar Yönetimde" okumuş bir kadın birlikte olabilir mi? Hiç değişmeyecek bir fark vardır aralarında. Muhakkak birinin hep anlatamadığı bir şey vardır o ilişkide. Kapanmaz ve tarif edilemeyen aralık... Velhasıl ilk okunan kitaplar yapar bizi. Omurgamıza biçim verirler sanki. Gerisi "tarama" gibi gelir bana... Tuhaf yanı bu işin, eğer buna inanırsanız gerçekten, ne okutacaksınız çocuğunuza? Bir insanın üzerinde bu dev hamleyi yapmak hangimizin haddine? Tehlikeli çünkü. Çünkü... Şöyle...

Her şey bir sabah Çağan Irmak ile kahvaltı etmemizle başladı. 1970'lerin başında doğan çocuklar olarak nasıl anlatmalıyız, anlatmalı mıyız o dönemi, konuşuyoruz. Sonra Küçük Kara Balık faslı açıldı ki, benim okuduğum ilk kitap o idi. Çağan Irmak, Kara Balık'ın dizideki yerini anlatıyordu:
"Hani sonunda Küçük Kara Balık geri gelmez ya. Nine balık hikâyeyi anlatırken herkes uyur da hani..."
"Nasıl yani hani?" dedim ben. "Küçük Kara Balık nasıl dönmüyor yahu?!"
Sanırsın "Komünist Parti Tarihi" üzerine tartışıyoruz:
"Öyle ya sonu kitabın. Kara Balık kayboluyor."
Sinirlendim neredeyse:
"Dönüyor yahu. Pelikanın kesesinde diğer balıklarla birlikte örgütleniyorlar. Bizimki belindeki bıçakla keseyi yırtıyor, hep birlikte kurtuluyorlar. Kara Balık da hikâyesini anlatmak üzere evine dönüyor."
Yönetmen (!) ısrar ediyor:
"Geri dönmüyor. Bütün balıklar kurtuluyor ama Kara Balık kayboluyor. Kimse ona ne olduğunu bilmiyor."
Saçma bir sessizlik oldu. Otuz bir yaşına girmişken bugüne kadar üzerinde durduğum zemin sanki ayağımın altından çekildi. Öyle oluyordu: Pelikanı yeniliyordu ve Kara Balık kazanıyordu. Yeni yolculuklara çıkıyordu. Budur yani. İnanmadım bir türlü.

Akşam yemeğinde Mine Söğüt'ü gördüm. Hikâyenin sonunu ona sordum. Evet onun hikâyesinde de Kara Balık geri dönmüyor. Hatta o görüp eli artırdı: "Behrengi'nin nasıl öldüğü de yazardı ya hani en başında kitabın..."
Ben yine bozuldum. Bana göre yazmıyordu çünkü. Onu ben sonra, yıllar sonra büyüyünce öğrendim. Şah rejimi tarafından katledildiğini ve cesedinin nehre bırakıldığını... Mine, ölüm hikâyesinin kitapta yazılı halini ezberden söylüyor.
Sonra her şey birden yerine oturdu. Yatak odasındaki kırmızı - sarı şeritli perdeden sızan öğle ışığı, bordo yatak örtüsünün hışırtısı, annemin uyuklamaya başlayan sesi... Küçük Kara Balık'ı ben okumadım ki! Annem okudu bana o hikâyeyi. Tabii ya! Değiştirmiş sonunu.
Tıpkı sekiz yaşımdayken bana aldığı şiir defterinin başına "Erkekçe olsun isterim / Dostluk da düşmanlık da" yazıp şiirin sonraki dizesini yazmaması, benim onu yirmi yaşımda öğrenmem gibi:
"Hiçbiri olmaz halbuki!"
Tıpkı herkesin "Büyük balık küçük balığı yer" diye bildiği lafın annemdeki ve dolayısıyla bendeki versiyonunun "Halt etmişler!" diye bitmesi gibi.
Annem yeni bir resim yapmış. Fotoğrafını göndermiş bana. Bir kadın masaya dayamış dirseklerini, tabaktaki balığa bakıyor ince bir alay ve kederle. Resmin adı: "Küçük Kara Balık Izgara"!

Ece Temelkuran

kaynak : fasulyeden

Yine Ece Temelkuran'dan


Kayıp Balık



İki gün önce canım müthiş sıkkındı. Bilirsiniz, dünya işleri! Neyse... "Kayıp Balık Nemo" diye bir çizgi film gösteriyorlar sinemalarda. Büyüklerin (çok BÜYÜKLER, bildiğiniz gibi değil) dünyasında canı sıkıldığında insan kendini çocukların evrenine atmalı kanımca. Bir de yanında patlamış mısır olunca... Fakat gişedeki kadın yüzünü buruşturarak verdi bileti:
"Dublajlı seans yalnız bu, biliyorsunuz değil mi?"
Bunun manası şu:
"İçerde gürültücü çocuklar var. Girmek istediğinizden emin misiniz?"
"Hay Allah!" dedik ve fakat filme girdik. Film başlayıncaya kadar desibeli epey yüksek bir çocuk gürültüsüyle koltuğumuzda oturduk. Ancak film başladığında... Filmde en çok ben güldüğüm için, önümdeki kız çocuğunun kaşlarını kaldırarak arkasına dönüp beni sert bakışlarıyla uyarması?! Çocuk filmindeki çocuklara rezil olmam?! Daha da hızımı almayarak çizgi film izlediğimi unutarak gözlerimin dolması?! Bazen, yukarıda gördüğünüz, bana ait fotoğrafın bana pek benzememesine hakikaten şükrediyorum!


Küçük Kara Balığım
Film, küçük bir balığın babasından ayrılıp okyanusta kaybolmasıyla ilgili. Bir macera yani. En sevdiğimiz şey! Film derhal, annemin bize çok çok küçükken öğle uykuları öncesinde okuduğu "Küçük Kara Balık" kitabını anımsattı. Behrengi'nindi sanırım, tıpkı "Bir Şeftali Bin Şeftali" gibi, "Ulduz ve Kargalar" gibi... (Sahi, bu kitaplarla -Arkadaş Kitapları- büyüyen bir kuşak vardı. Herhalde şimdi hepsi iyi insanlar olmuşlardır...) Küçük Kara Balık en önemlisiydi elbette. Neden? Çünkü Küçük Kara Balık beline bıçağını takıp evden kaçardı ve okyanusu keşfe çıkardı. Tabii ki kitabın sonuna doğru bir pelikan tarafından yutulur ve pelikanın kesesinde yutulmuş, ağlaşmakta olan diğer balıklarla karşılaşırdı. Kara balık, hepsini örgütler ve kendini yukarı doğru atmalarını söyler balıklara. Küçük balıklar bir araya gelince çok güçlü olurlar ve Kara Balık da pelikanın kesesini keser. Hepsi özgür olurlar yeniden. Bir insanın ilk duyduğu öykü bu olunca nasıl bir "yetişkin" olacağını tahmin edin artık. Hiç değilse şunu söyleyeyim: "Büyük balık küçük balığı yer" cümlesinin "Halt etmişler!" diye bittiğini daha kısa sürede öğreniyor insan!


"Yüzmeye devam!"
Bu filmde de aynı şey oluyor işte. Balıklar ağla yakalanıyorlar balıkçılar tarafından ve Nemo onlara bağırıyor:
"Aşağıya doğru yüzün! Yüzmeye devam edin!"
Böylece ağ dolusu balık, ağı çeken makarayı kırıyorlar. Özgürlük!
Mesele yüzmeye devam etmekte yani. Küçük, küçücük balıklar olarak, hep birlikte yüzebilirsek eğer belli bir yöne doğru... Yani anlıyorsunuz değil mi? Makaralar o kadar da güçlü değil aslında, büyük balıklar o kadar da büyük değil. Yani diyorum ki, hep birlikte... Anlıyorsunuz değil mi? Yüzsek diyorum...
Film, çocuk filmiydi esasında. Çok "çocukçaydı" yani. O filme gitmek de, gülmek de, ağlamak da, oturup bu yazıyı yazmak da son derece çocukça. Ama şunu da sormak isterim tabii:
Çocukluktan sonra öğrendiğiniz iyi bir şey var mıydı hayatta?

Ece Temelkuran

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Kayp Balık Nemo; Amerikan film piyasasının bizim coğrafyamızın birbirinden güzel hikayelerini, nasıl süsleyip püsleyip önümüze yeni birşeymiş gibi koyup, tarihimizi,kültürümüzü sömürdüğünün bir kanıtıdır. Küçük Kara Balık kitabından bihaber olan günümüz çocuklarının, kayıp balık nemo filmini ağızları açık bir şekilde nasıl izlediklerini düşününce insan üzülüyor.


Bir Şeftali Bin Şeftali



Yazar : Samed Behrengi



Olgun çekirdek gelişimini tamamlamış ve değişim sürecine girmemişse çürümesi kaçınılmazdır.
Oysa ağaç ne denli körpe olsa da gelişeceği ve güzel günler göreceği bir gerçek...
Boyum birtakım bitkilerden daha uzundu. Ama hala papatyaların boyu beni geçiyordu. Öyle hızlı boy atmaları şaşırttı beni. Bu hızla büyürlerse birkaç güne kalmaz badem ağacının boyunu geçecekler sandım. Ama toprakta güçlü kökleri olmadığını anımsadım, yaşamlarının uzun sürmeyeceğini anladım.

_________________


Okuya okuya sayfalarıın aşındırdığım, okumayı çabucak söktüğüm ve okumayı delicesine sevdiğim için hediye edilen ilk kitabımdı...

Samed Behrengi yazıyordu "Bir Şeftali Bin Şeftali" başlığının üzerinde.

Ekranda bir dizi izliyordum cuma gecesi. Gencecik bir öğretmen çocuklarına okusunlar diye kitaplar veriyor. Biri de o kitap işte. "Pıt" ediyor kalbim. "Pıt pıt..."

Sonra sakıncalı buluyor müdür bey ve okul bahçesinde yakıyor kitapları. Öğretmen ağlayarak bakıyor yanan kitaplara...

Genç öğretmenin gözyaşları 24 yıl öncesine götürüyor zihnimi...

Tam da bu mevsimdi... Yaprakların havada savrulduğu, babaların eve dönmediği günlerdi. Banyo sobasında yanan kitaplarına ağlayarak veda eden büyükleri anlamıyordu çocuk aklım. Sevdiklerini neden yakıyordu ki bu insanlar?

Korktukları için diye fısıldıyordu içimde bir ses...


***

"Türkiye'yi sevmeyi yanlış anladılar" dedi ekrandaki öğretmen. "Bu yaşadıklarını ve çocukluğunu sakın unutma. Unutma ki anlatabilesin, yazabilesin bunları."

Çocuk kara gözleriyle baktı öğretmenine 'Ya beni de yanlış anlarlarsa?" diye sordu. "Olsun, sen yaz, nasılsa bir doğru anlayan, hak veren çıkacaktır" dedi öğretmen. Çocuk yanından uzaklaşırken "küçük" diye seslendi öğretmen arkasından...

"Senin adın ne?" O sırada kare dondu. "Yazan - yöneten Çağan Irmak" yazdı küçük kara gözlü çocuğun görüntüsünün üzerinde...


***

Geçen hafta ilkokul öğretmenimi ziyaret ettim. Elleri hiç değişmemiş. O eller ne güzel yazılar yazar, çiçekler çizerdi. Şimdi toprak vazolar, vitraylar yapıyormuş...

Oturma odasının duvarında "Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi" asılıydı. Yıllardır aynı evde oturuyor. Küçük bahçeli evi vermemiş müteahhide. Yıktırmamış ve bir apartman oturtmamış anıların üzerine.

Yağmur yağıyordu, çay içiyorduk.

"Gezdin mi mahalleyi?" dedi. "Gezdim" dedim.

Birbirimize baktık. Semire öğretmenim, ben ve eşi Mehmet abim.

"İyi ki yazıyorsun" dedi.

"O günleri, o sokakları, o anıları yazdıkça sen, nasıl mutlu oluyorum bir bilsen. İyi ki unutmamışsın çocukluğunu. İyi ki kalbinde tutuyorsun birlikte öğrendiklerimizi."

"Bazen yoruluyorum, beni yanlış anlıyorlar" dedim. "Sakın ha" dedi. "Yazmaya devam et, mutlaka bir anlayan, hak veren, sana inanan olur."

"Bize öğrettikleriniz bazen canımı acıtıyor" dedim.

Şaşırdı. "Bize ülkeyi sevmeyi öğrettiniz. İnsan olmak, düzgün konuşmak, düzgün yaşamak ve temiz kalmak gerektiğini. Kirli ayakkabıların ayıp olduğunu. Koşulsuz dürüstlüğü ve üretkenliğin namus olduğunu..."

Bir daha baktık birbirimize..

"Sen devam et" dedi öğretmenim. "Yalnız değilsin. İnsan nasıl sevmez doğduğu toprakları? Senin gibi birileri mutlaka vardır" dedi... Sarıldım öğretmenime. Kokusunu çektim içime.


***

Çemberimde Gül Oya diye bir dizi.

Çağan Irmak dizinin yönetmeni ve öykücüsü. Gözlerimde çocukluğumun bütün cam kırığıyla izliyorum yaptıklarını. Çağan bizim sınıftan mıydı diyorum bazen, yoksa aynı kaderden mi?.. Bilmiyorum...




kaynak : Gazetevatan / Iclal Aydin


Şeker Portakalı



Yazar : Jose Mauro de Vasconcelos


Şeker Portakalı Brezilyalı Vasconselos'un en ünlü kitaplarından birisi. Kitap büyük şehrin fakir mahallelerinde yaşayan Zeze ve onun en yakın dostlarının öyküsünü anlatıyor. Üstelik bu dostlar sadece insanlardan ibaret değil. Sözgelimi kitaba adını veren şeker portakalı ağacı da bu dostlardan birisi. Yani Zeze'nin dünyası, yaşadığı çevreyle kıyaslanmayacak kadar renkli ve zengin. Yandaki kapakta gördüğünüz üzere 43. baskısını yapan bu kitaba bir başlayan bir daha bırakamıyor.

Vasconselos bu kitabı 1968 yılında sadece on iki günde yazdı. "Ama onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım," der. Bu kitabın kahramanı olan Zeze'nin serüvenleri "Güneşi Uyandıralım" (1974) ve "Delifışek" (1963) adlı romanlarında sürer.

_________________

Küçük Prens



Yazar : Antoine de Saint Exupery


Basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren Küçük Prens'te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitapta Küçük Prens'in ağzından Saint-Exupéry, insanların hatalarını ve aptallıklarını, büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular.
Yazar, ‘Küçük Prens’e uçağıyla mecburi iniş yapmış olduğu bir çölde rastladığını anlatarak başlar. Onun kendisinden hemen bir koyun resmi çizmesini istediğini ekler. Ama Küçük Prens Saint-Exupery'nin karaladığı eskizlerden hiçbirini beğenmez. Motorunu tamir etmek telaşında olan Fransız pilot nihayet bir sandık resmeder ve hayvanın bunun içinde olduğunu söyler. Bedeni görünmeyen sanal koyun tam Küçük Prens'in arzuladığı gibidir.
Daha sonra Küçük Prens'in kendi gezegeninin, gezdiği diğer gezegenlerin ve gülünün hikâyesini okuruz.
Sonunda dünyadan biraz bezgin düşen Küçük Prens tekrar gezegenine dönmeye karar verdiğinde çölde tanıştığı zehirli yılana kendini sokturur:
‘Ayak bileği hizasında sarı bir kıvılcım çakar gibi oldu. Bir an durakaldı, bağırmadı. Bir ağaç gibi yavaştan düştü. Kumdan dolayı ses bile çıkmadı. Şimdi biraz teselli olmuş gibiyim. Tam değilse bile... Ama biliyorum gezegenine döndü çünkü gün ışıdığında vücudunu bulamadım. Ağır değildi... Ve geceleri yıldızları dinlemesini seviyorum. Sanki beş yüz milyon çıngırak...’ Mevcut olmayan bir koyun gerçeğinde başlayan ‘Küçük Prens’ yine mevcut olmayan bir vücut gerçeğinde noktalanır.
Kitapta Küçük Prens'in yaşadığı asteroidi (B612) bulan bir Türk astronomdur. Hatta bu astronom asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır ama fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez. Ama bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur. Atatürk'ü eleştiren ve kıyafet devrimini eleştiren bu satırlar yüzünden uzun yıllar Türk okuyucusu kitabı sansürlü okudu. Yine bu yüzden kitap 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 Temel Eser arasından çıkarıldı.
Dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransa'da çok sevilen Küçük Prens'in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır
.




Yalvaç Ural (Milliyet)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kenan Evren 12 Eylül

21/7/2008 • Kategori: Siyaset

Kenan Evren 12 Eylül

Kenan Evren 12 Eylül

dosya boyutu: 1.4 mb
linkler:
http://rapidshare.com/Kenan.Evren.12.Eylul.rar

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Laiklik kavramı üzerine

11/6/2008 • Kategori: Siyaset

Laiklik kavramı üzerine

Laiklik kavramı üzerine
Irk, milliyet ve din gibi kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacak giderek her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Laiklik, ayrımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşuludur

 

 

BETÜL ÇOTUKSÖKEN

İnsanın; kavramların ve buna bağlı olarak bütünüyle anlamın yaratıcısı olmasının anlaşılması ve yine bununla ilintisi içinde hümanist bir metafiziğin benimsenmesi çok uzun bir süreci gerektirmiştir. Fakat ne olursa olsun, düşünen her tek insanın böyle bir sonuca vardığı da ileri sürülemez. Bununla birlikte insanın kendine yöneldiği anda, her türlü anlamın taşıyıcısı olduğunu da keşfetmeye başlamasının ilk adımı atılmıştır denebilir. İnsana örtük ya da açık bir biçimde öncelik tanıyan bakış açısının temel çıkış noktasının burada belirtildiği gibi olduğu, bunun mantıkça böyle olduğu ileri sürülebilir.
Öyleyse, insanı kavram/anlam yaratıcısı olarak gören biri için felsefenin temel disiplininin de insan felsefesi, insan varlığını öne çıkaran insani varlıkbilim/insani ontoloji ve buna bağlı alarak hümanist metafizik olacağı açıktır. Böyle bir ontoloji, insanı yapı ve işlev bakımından ele alacak (:felsefi antropoloji) ve diğer bütün varlıksal yapıları/işlevleri anlamlandırmayı da insana bağlayacaktır (:hümanist metafizik). Ayrıca felsefenin temel disiplini olan ontoloji de antropolojik nitelikli olacaktır (:antropolojik ontoloji).

Birey ve koşullar
Her türlü bireysel yapı gibi insanın da salt tekilliği, bireyliği içinde kalındıkça, tüketilmesi olanaksız yapıların, özelliklerin, oluşumların bir toplamı olduğu ileri sürülebilir. Fakat tekil bir var olan olarak her tek insanın diğer insanlarla paylaştığı birtakım özelliklerden de söz etmek olanaklıdır. İşte antropolojik ontoloji ve ona bağlı olarak hümanist metafizik bu ortak yönleri düşünsel/dilsel bağlamda ortaya koyar; insani bireyleri yaşama alanında/eylem alanında bir araya getirebilecek yönleri belirler. Bu belirleme çabasında da insanın düşünen, konuşan, değer üreten varlık oluşu önplana geçer. İnsanın özgül ayrımlarından her biri, bir yandan, bireyin 'kendisi' olmasını sağlar; öte yandan da bireyin, ancak başkalarıyla birlikte yine 'kendisi' olabileceğini gösterir. Çünkü kendi tekilliği içinde işlerlik kazanan düşünmenin aracı durumundaki kavramlar, tarihsellikleri dolayısıyla bir bakıma ortak çabanın ürünüdür. Tarihsel öznenin ürünü olan kavramları tek insan somut düşünme ediminde kullanır; düşünme edimini her tek insan somut olarak ve kendi tekilliği/bireyliği içinde kavramlar aracılığıyla gerçekleştirir; tek insanın ortak/toplumsal dili söz ya da söylem olarak tekilleştirmesi gibi.
İnsanların her birinin salt kendilerine özgü birtakım özellikleri, bir mantık terimiyle dile getirecek olursak, ilinekleri vardır. Bunların bir kısmı kendi seçimlerine, tercihlerine bağlı değildir. Örneğin yeryüzünün belli bir yerinde dünyaya gelmek, bireyin kendi seçimi değildir. Belli tarihsel, kültürel ortamlarda dünyaya gelmek için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarihsel, kültürel koşullarımızı başlangıçta birey olarak biz belirleyemeyiz; bir ölçüde bunu, bizi dünyaya getirenler belirleyebilirler; ama o kadar.
Bedensel niteliklerimiz, kültürel niteliklerimiz her ne kadar başlangıçta bizim seçimlerimize bağlı değilse de, etkin birer varlık olarak bunları şu ya da bu şekilde değiştirmek üzere, sonradan birtakım tutumlar geliştirebiliriz; kendimizi daha sonraki zaman parçalarında kendi seçimlerimizle, tercihlerimizle yeniden kurabiliriz. Olanaklar varlığı olduğumuza göre, özellikle eğitimle, kimi niteliklerimizi değiştirebiliriz. Varlıksal düzeyde somut/tekil olanı, düşünme ve giderek bilme ortamına taşıyarak, kimi ortaklıkları bilinçli olarak oluşturabiliriz. Sahip olduğumuz nitelikler, özellikler ne ölçüde tamdır, yetkindir; başka bir deyişle, biz onları ne ölçüde, nasıl gerçekleştirmekteyiz? Bu özellikler tam bir yetkinlik içinde var olabilirler mi? Daha açık bir deyişle kim neye, ne ölçüde sahip? Örneğin, biyolojik nitelikleri/özellikleri ya da kültürel nitelikleri, özellikleri ne ölçüde taşıyoruz? Bütün bunlara yetkince sahip olunduğunu ileri sürmenin ne denli zor olduğu apaçık ortada. Niteliklerden birine öncelik verdiğimiz takdirde, artık yarışa girmek kaçınılmaz; her taraftan sesler yükselecektir: "Şu şu nitelikler bakımından ben senden daha iyi konumdayım ya da biz sizden daha iyi durumdayız" denecektir.

Dört farklı örnek
Bu durumu sergileyecek birçok tekil örnek bulmak olanaklı; ancak burada dört farklı örnek verilecektir. Bu örneklerin ortak yanı nedir? Sahip olunan herhangi bir niteliğe üstünlük yüklenmesi, bu örneklerin ortak paydasını oluşturmaktadır. Kimi biyolojik ve kültürel niteliklere bir üstünlük yüklemenin sonucu olarak karşımıza cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi ve dinci tutumlar çıkmaktadır. Irkçı ve cinsiyetçi tutumlar, biyolojik olanla; dinci tutumlar kültürel olanla, şoven milliyetçi tutumlar hem biyolojik hem de kültürel olanla temellendirilmektedir. Bu tutumların ortak niteliği a y ı r ı m c ı olmalarıdır. Ayırımcılıklar ise temel kişi haklarının korunmasının önündeki en büyük engeldir. İşte bu bağlamda laiklik, ayırımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşulu olarak ele alınacaktır.
Her türlü düşünsel ya da dilsel yapı, somutluğuna bireysel ortamda kavuşur; böyle bir temel belirleme daha baştan, nominalist bir ontolojiyi imliyor: sadece tekiller vardır; her türlü tümel, her türlü yetkinlik kavrayışı olsa olsa düşünsel ya da dilsel olarak var olabilir. Dolayısıyla, örneğin, cinsiyetler ancak düşünsel ve dilsel biçimleri içinde kavramsal ve adsal olarak yetkindir. Bireylerin hangi cinsi ne ölçüde, ne kadar taşıdığı hiçbir zaman yetkin bir biçimde saptanamaz ve bilinemez.
Irk kavramına gelince, insanların kimi biyolojik özellikler bakımından birbirlerine benzedikleri ileri sürülebilir; bu nedenle de insanlar, belirli yapıları bakımından sadece bilimsel tutum gereği ve sadece bilinmek üzere öbeklere ayrılabilirler; ancak her bir insanın ırksal olduğu ileri sürülen özellikleri ne ölçüde taşıdığı hiçbir zaman bilinemez, ölçülemez ve bir özellik bir başka özelliğe göre daha üstündür denemez. Örneğin, işte şu kişinin beyaz ırkı en iyi temsil ettiği ya da beyazların daha akıllı olduğu ileri sürülemez.
Siyasal, toplumsal pratiğin bir sonucu olarak ortaya çıkan milliyet kavramı için de benzer nitelemelerde bulunmak mümkündür. Bu kavramı, özellikle belli bir ırka ve sınırları tam anlamıyla belirlendiği ileri
sürülen "kültürel" oluşumlara dayalı olarak kurmanın ayırımcılığa yol açacağı açıktır.

'En iyi temsil'
Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir.

Ezberin ötesi
Öyleyse, çoğun alışılagelmiş ve hatta ezbere olmanın ötesine geçmeyen bir laiklik kavrayışının dışına çıkmak gerekmektedir. Böyle bir tasarım ya da kavram olarak laiklik, insanlardan kendilerini ilkin birey, kişi ve ardından da yurttaş olarak algılamalarını istemektedir. Varoluş bakımından kuşkusuz birey oluş ön plandadır; ancak bireysel varolma, insan bağlamında etik olanla ve hukuksal olanla tamamlanır. Etik (kişi) ve hukuksal olan da (yurttaş) hümanist bir metafiziğin, antropolojik ontolojinin temel taşı olan laiklikle somutluk kazanabilir. İnsanın etik ve hukuksal bir varlık olarak kurulmasını sağlayan laiklik ilkesi söz konusu olmadığında durum ne olacaktır? Bu durumda; belli bir cinsiyet özelliğini ya da cinsi, ırkı, etnik temele dayalı olduğu sanılan milliyeti, dinsel inanç ögesini tam da kestiremediğiniz, bilemediğiniz varoluşsal özellikleriyle, yüklediğiniz değerlerle öne çıkarmak, kendini öyle duyumsamayanlar için ve onların korunması gereken hakları için en büyük engeli oluşturacaktır. Bu kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacaklar; giderek, her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Bunların içinde özellikle cinsiyetçi ayırımcılığı da içermesi bakımından dine ilişkin söylemler iyice üstünlük elde ettiğinde iş daha da zorlaşacaktır. Hukuksal olanın laik nitelikli olması durumunda ancak insan haklarının korunmasından söz edilebilir ve bu hakların korunması bir 'lütuf' olmaktan çıkabilir. İşte bu nedenle laiklik büyük önem taşımaktadır. Çünkü ancak laik ortamda kişi ve yurttaştan söz etmek mümkündür; insan hakları ancak böyle bir ortamda korunabilir. İnsan haklarının korunabilmesi için bireysel ve kurumsal olarak laik olmak bir zorunluluktur

Prof. Dr. Betül Çotuksöken: Maltepe Üniversitesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Denizlerce çoğalarak .....

14/12/2007 • Kategori: Siyaset

Denizlerce çoğalarak .....




Türkünü söylüyorum deniz
Kavgada şehit düşen yiğitlerimizle
İçimizi yakan öfkemizle
Fabriklarda geleceği işleyen işçilerimizle
Toprağında yarının güzelliğine
Su veren köylümüzle
Türkünü söylüyorum deniz
Şubat soğuğunda doğan güneşimizle
Türkünü söylüyorum deniz
Denizlerce çoğalarak ...
35. Yıldönümünde Denizlerce, Erdallarca, İmranlarca, Metinlerce çoğalarak yürüyoruz !

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

*******

Blogcu ile yapıldı| SANATSAL BLOG YAZARI Her hakkı saklıdır. sanatsal1.blogcu.com/ 'da yer alan tarif, resim, yazı vs. izin alınmadan hiçbir mecrada yayınlanamaz.Yayınlanması halinde uyarı ile karşılaşılır.SANATSAL BLOG YAZARI Bu sitede yer alan yazıların tümü, bilgi edinmek isteyen ziyaretçiler için hazırlanmıştır. Bu bilgiler, hiç bir zaman hastalık ve diğer sorunlara yönelik teşhis ve tedavi amaçlı olarak kullanılmamalıdır. Yazılar, sadece yazarların bilgilerini, deneyimlerini ve fikirlerini aktarmaktadır. Doktorunuza danışmadan her hangi bir saglık uygulaması yapmayınız. Sitedeki fotoğraflar ve yazılar, internetten ve çeşitli yayınlardan derlenmiştir, sadece gösteri amaçlı olarak sergilenmektedirler, telif hakları, SAHİPLERİNE AİTTİR...

********
***********
Pazarlama
Yeni bir ürün alırken en çok hangi kritere önem veriyorsunuz?

Ürünün Fiyatına
Hangi ülkenin malı olduğuna
Marka imajına
Garanti ve Servis Yaygınlığına
Yanında verilebilecek hediye ve Promosyona
"Diğer (eğer bu şıkkı seçmişseniz sizin için önemli olanı yazar mısınız? Tşkler)"
Taksit ve Ödeme Kolaylıklarına
O anki indirim durumuna


Şu Andaki Durum
************** ******* Blog Ekle-Site Ekle

*********** *********** **** ' ¤ۣۜ..¤SANATSAL..¤ۣۜ..¤' BLOGUMA........
HOŞGELDİNİZ........
HAYATA........
DAİMA........
SANATSAL 1........
BAKIŞLA........
YAKLAŞMANIZ........
DİLEKLERİMLE........
SİTEMDE YAYINLAMIŞ OLDUĞUM BAZI DOSYALAR ALINTIDIR ÖNEMLE BELİRTİRİM........

SANATSAL SİTEME YAPACAĞINIZ HERHANGİ BİR SALDIRI İP KONTROLÜNDEN GEÇMEKTEDİR.YAPTIĞINIZ KÖTÜ HAREKETLER SİZLERDEN SORULACAKTIR ******* ******* *********************

********************* Ücretsiz Hayvan Almak İsteyenler için
********************* GoldenBlog.net Akıllı Örümcek *** Cursor Codes *** Backgrounds From FreeGlitters.Com *** ******
Kitaro - Caravansary
Found at bee mp3 search engine
***********

Ofis Paintball

Kaleni Koru

Mevyeli Flipflop
************ XImageTransform.Microsoft.Pixelate(MaxSquare=10) /> XImageTransform.Microsoft.Pixelate(MaxSquare=10) />

cep telefonu ******

******

Kevgir